Haşim AY

Tekel işçilerinin hakları / Ali BULAÇ
Tekel işçileriyle hükümet arasındaki ipler kopmuş durumda. Hükümet 12 bin işçinin aylardır çalışmadan maaş aldığını öne sürüyor. Buna dayanarak 4C'ye katılmayanlara bundan sonra 72,5 milyonun hakkını yedirmeyeceğini söylüyor. Hükümete bakılırsa, Tekel işçilerine olabileceklerin en iyisi sunulmuş. 4C'ye girenlere 100 lira zam yapılmış, yıllık izinli 12 ay maaş alacaklar.
Tekel işçilerine göre, maaşları yaklaşık 1000 TL'den 772 TL'ye iniyor; 4C onları kamu işçisi statüsüne, dahası sözleşmeli durumuna düşürüyor. İş garantileri yok.
Mesele Tekel işçilerinden ibaret olsaydı, hükümet isteklerini karşılayabilirdi. Olay başka, Tekel işçileri isteklerini alacak olsa, bu bundan sonra yapılacak özelleştirmelerde emsal teşkil edecek. İşte bunu karşılamak kolay değil.
Pekiyi, ne olacak?
Bu sorunun cevabı, herkese göre değişiyor. Liberal bakış açısından, serbest piyasanın emredici kuralları içinden işyerleri özelleştirilen işçilerin hiç şansı yok, hakkı da yok. Hükümet de ilk anda insana hayli makul gelen bir gerekçe öne sürüyor: "Devletin işlettiği kuruluşlar zarar ediyor, her sene bütçeye muazzam yükler bindiriyorlar. Bunları özelleştirerek elden çıkarmaktan başka 'rasyonel' bir yol görünmüyor. Bu arada işçiler büsbütün mağdur olmasın diye, katlanılabilir bir statü olarak 4C'ye geçişi kabul etmeliler."
Sol bakış açısından gün bugündür, hükümeti zayıf duruma düşürmek için direnişe tam destek vermeli. İşçi ve çalışanlara olan hassasiyetleri hayli zayıf CHP ve MHP açısından hükümeti zaafa düşürmek için işçilerin mağduriyeti ve direnişleri bulunmaz bir 'siyasi fırsat!' Bu yüzden Başbakan işçilere seslenerek "Dikkat edin, kullanılıyorsunuz!" diyor.
Ancak başka bir bakış açısından da olaya bakmamız mümkün.
Yıllardır, modern devletin bireyle her pazarlığa oturduğunda ezici gücünü kullanarak bireyi ve sosyal grupları mağdur ettiğini söylüyorum. Emeklilik yaşının ve şartlarının hükümetlerin takdirine göre kolayca değiştirilebiliyor olması bunun göstergesi. Tekel ve diğer işyerleri özelleştirilen işçilerin başına gelenler başka tipik bir örnek. Şöyle ki:
Bir kere, verimsiz olduğu veya siyasilerin arpalığı olarak kullanıldığı gerekçesiyle bazı kamu iktisadi teşekküllerinin özelleştirilmesi, işçilerin suçu değil. Bu, hükümetlerin suçu. Sizin, başına atadığınız yönetim kadrosu tarafından kötü yönetildiği için her sene zarar eden firmanız varsa, yapmanız gereken firmayı yok pahasına elden çıkarmak değil, verimli ve etkin çalıştıracak yeni bir yönetim kadrosunu başa getirmeniz, iş düzenindeki yanlışları gidermenizdir. Çalışmayan işçiye ceza vermeniz veya iş sözleşmesine göre iş akdini feshetmeniz sizin hakkınız, ama şirketi dağıtarak işçileri mağdur etmeniz hakkınız değil.
Burada asıl üzerinde durulacak nokta, İslam hukuku açısından, başlangıçta akdedilmiş bir sözleşmenin, ister yönetim beceriksizliği ister uluslararası küresel kapitalizmin estirdiği baskıcı hava dolayısıyla bir modaya dönüştürülen özelleştirmeler sonucunda, tek taraflı olarak feshedilmeye veya şartlarının işçilerinin rızasına muhalif değiştirilmeye kalkışılmasıdır. Bu apaçık bir hak ve hukuk ihlalidir. Günün birinde devlet çıkıp diyor ki: "Arkadaş, ben seninle sözleşme akdetmiştim, şimdi vazgeçtim, seni daha kötü şartlarda başka yere transfer edeceğim." Bu haksızlık.
Hakkaniyete ve adalete uygun olan, işçiler başlangıçta hangi şartlarda sözleşme imzalamışlarsa, emekli oluncaya kadar devletin buna riayet etmesi; şirketi devralacak olanlar ilk sözleşmenin hükümlerini kabullenmelidir. Yeni işçileri yeni şartlarda alabilir, ama devletin kendisiyle sözleşme akdettiği eski işçiler son ferdi emekli oluncaya kadar ilk sözleşmeye bağlı olarak çalışma hakkına sahip olmalıdırlar. Eğer devlet, işyerlerini özelleştirdiği için işçilerin başka kuruluşlara geçmelerini öneriyorsa, geçiş yaptıkları kuruluşun ilk imzaladıkları sözleşmenin bütün şartlarını haiz olması gerekir. İşçiler haklıdır.
ZAMAN
Biz Müslümanların en büyük eksiği; İslami ve özgün bir tavır takınamamaktır. Bu da
ulus-devletten, emperyalist güçlerden vs. bağımsız bir ulemanın olmayışı, var olan yazar ve cemaat önderlerinin bu konuda yeteri kadar inisiyatif almak istememelerinden kaynaklanmaktadır.
Yani bu insanlar-tekel işçileri- ve sistemle/devletle sorunu olan diğer insanlar(Kürtler, Aleviler, Romanlar, Memur sendikaları, İşverenler vs. vs.) dönüp bize; İslam bu konuda ne diyor. deseler, bizim onlara vereceğimiz cevap ne olacak? Veya kaçımız onları tatmin edecek bir cevap verebiliriz?
Kaçımız, kaç yazarımız, kaç cemaatimiz ezilenlerin hakkını önemser ve zalimin karşısında mazlumun yanında yer almayı -devlete, hükümete, bayrağa, misakı milliye rağmen- İslami bir görev sayar?
Bizler karar verirken İslami hükümleri mi yoksa devletin ulu menfaatlerini mi önceliyoruz? Müslümanların şahsında İslamın mazlumu önemsemeyişi, sorun çözme kabiliyetini kaybetmesi mi önemli AK Parti iktidarı mı?
Bu ve daha nice soru ve sorunlarımızı tatmin edici bir şekilde cevaplamak alimlerin/cemaatlerin/derneklerin/STK’ların görevleridir diye düşünüyorum. Eğer bu cevaplar olsa gerek eylemdekiler ve gerekse diğer insanlar kendilerine bir yol çizerler. Bu cevapların olmayışı her birimizi birilerinin fikirleri ve eylemleri arkasına takmıştır.
Ve Ali Bulaç’ın sorunu sahiplenme yaklaşımını takdir ediyorum. Darısı diğer yazarlarımıza. Selam ve dua ile....